HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-İ SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI

HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-İ SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI
PROF. DR. MEHMET KANAR 
ÖZ
İran asıllı gazeteci ve yazar Hüseyin Dâniş (Pedram) (İstanbul 1870–
Ankara 1943) Isfahan’dan vaktiyle İstanbul’a gelip yerleşmiş bir tüccarın
çocuğudur. İstanbul’da ilköğrenimini tamamlamış, Debistan-ı İraniyan’a
devam etmiş, Mekteb-i Mülkiye ile Institution adlı Fransız okulunu bitirmiştir.
Zamanın ünlü siyasi ve edebi simalarından olan Cemaleddin-i
Efganî, Mirza Akahan-ı Kirmanî, Mirza Habîb-i Isfahanî’nin meclislerine
katılmıştır. İkdam gazetesinde çalışmış, Servet-i Fünun dergisinde Türk-
çe şiirleri yayımlanmış, Tevfik Fikret ve Cenab Şehabeddin gibi simalarla
bağını koparmazken Damad Mahmud Paşa’nın oğulları Prens Sabahattin
ve Lutfullah’ın hocalığını görevini üstlenmiş, bunların gezilerinde
yanlarında bulunarak İsviçre, İtalya, Fransa, İngiltere ve Mısır’ı dolaş-
mış, bazı Avrupalı şarkiyatçılarla tanışma fırsatı bulmuştur. Duyûn-i
Umumiye Dairesinde mütercimlik, müdürlük, Galatasaray Mekteb-i
Sultanî’sinde Farsça hocalığı yapmış, sürgünde bulunan Ali Ekber Han
Dihhodâ ile Surûş dergisini çıkarmış, Darülfünun Edebiyat Fakültesi
İran edebiyatı tarihi muallimliğine getirilmiş, İstanbul’un işgal altında
olduğu yıllarda, bir dersinde Türkler hakkında ileri geri konuşması yü-
zünden Darülfünun’dan istifa etmek zorunda kalmış (Eylül 1922), bunu
Osmanlı Bankasında mütercimlik, Tahran Üniversitesi İran ve Türk edebiyatı
hocalığı (1934), İran elçiliği basın ataşeliği görevleri izlemiştir. İki
Doğu (Farsça, Arapça), iki Batı (Fransızca, İngilizce) diline aşina olması
dolayısıyla birçok çeviri yapan, her zaman İranlı olmakla övünen

 PROF. DR. MEHMET KANAR, TC Yeditepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi,
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Üyesi, (İstanbul Üniversitesi
Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi), email: mehmet.kanar@yeditepe.edu.tr;
profkanar@gmail.com
50  PROF. DR. MEHMET KANAR
Dâniş’in çalışmaları daha çok İran Edebiyatının ve kültürünün ünlü simalarının
tanıtılması ve Farsçanın öğretileceği kaynak eserler hazırlanması
yolunda olmuştur.
Serâmedân-ı Sohen: Söz ustaları adlı eseri Darülfünun Edebiyat ve İlahiyat
Fakültesi ile Darülmuallimin (Öğretmen Okulu)’in edebiyat bö-
lümlerinde okutulmak için hazırlanmış 448 sayfalık (cep boyu) bir eserdir.
İstanbul’da 1327/ 1912 yılında basılan bu eserin Giriş (Dîbâçe) kısmında
İran edebiyatının ve Farsçanın tanıtıldığı uzunca bir bölüm yer
alır. Burada Avrupalı doğubilimcilerin görüşlerine de yer verilmiştir.
Bunu Rûdekî, Minûçihrî, Nâsır-ı Husrev, Ömer Hayyam, Senâî, Hakanî,
Mes’ûd-i Sa’d-i Selman, Şeyh Nizâmî-yi Gencevî, Cemâl-i Isfahânî,
Kemâl-i Isfahânî, Enverî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şeyh Sadî, Hâcû
ve Hafız’ın edebî kişiliklerinin tanıtıldığı, eserlerinden seçme beyitlerin
yer aldığı bölüm izler. Yeri geldikçe Ziya Paşa’dan da örnek şiirler aktarılır,
doğubilimcilerin çalışmalarına, görüşlerine yer verilir. Hüseyin
Dâniş’in önemli çalışmalarından biri de 1340/1922 yılında Rıza Tevfik ile
birlikte hazırladığı Rubâiyyât-ı Ömer Hayyâm adlı eserdir. Bu eser, tarafımdan
hazırlanmış [Hüseyin Dâniş, Ömer Hayyam, Rubailer, Şule Doğu
Klasikleri, İstanbul Mayıs 2012, 591 s.], Dâniş’in yaptığı nesren çevirilerin
yanında, bendenizin de manzum çevirileri yer almıştı.
Anahtar Kelimeler: Hüseyin Dâniş, Serâmedân-ı Sohen, Söz ustaları.
ABSTRACT
Iranian journalist and writer Hossein Danesh (Pedram) (Istanbul-
1870-Ankara 1943) came from Isfahan to Istanbul, His father was a merchant.
He has completed the primery school in Istanbul, continued to Iranian
school, graduated from the French school called the Makteb- i Mulkiye
Institution. He had a good relation ship with famous political and
literary people like: Cemaleddin-i Efganî, Mirza Akahan-ı Kirmanî, Mirza
Habîb-i Isfahanî. He worked in ikdam newspaper. His Turkish poems
have been published in the journal of Servet-i Fünun. He had a task of
teaching to Mahmud pasha’s sons named as Sabahattin ve Lutfullah. He
has traveled Switzerland, Italy, France, England and Egypt, had the opportunity
to meet with some European orientalists.He worked as translator
and manager in Duyune Umumie was teacher of persian litrature in
Galatasaray Mektebe Soltani. He puplished Surush magazine with Ali
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  51
Akbar Dehkhoda. He worked as persian history –literature teacher in
Dar El Funun. Then he was forced to resign because of Darulfunun (Sept.
1922). Being familiar with Two Eastern (Persian, Arabic), two Western
(French, English) languages helped him to translate alot. He always boasted
to be Iranian and most of his works are about Iran literature and
culture and Persian sources educational book.
His book named The Seramedan-e Sokhen or The book of Master is designed
to be taught in the literature faculty of Darolfunun and Darolmoallemin
in 448 pages (pocket-sized). Introduction of work that published
in Istanbul 1327/1912 introduced the literature of Iran and the Persian in
a long section. This book contain the opinion of the European orientalist.
The main part of book contain Rûdekî, Minûçihrî, Nâsır-ı Husrev, Ömer
Hayyam, Senâî, Hakanî, Mes’ûd-i Sa’d-i Selman, Şeyh Nizâmî-yi Gencevî,
Cemâl-i Isfahânî, Kemâl-i Isfahânî, Enverî, Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî, Şeyh Sadî, Hâcû ve Hafız personality and their selected poems.
One of Hossein Danesh important work with Riza Tevfik in the year
1340/1922, is Rubâiyyât-i Omar Khayyam. Besides his translations my
work had taken place in prose translation
Keywords: Hossein Danesh, Seramedan-e Sokhen, Book of Master.
چکیده
نویسنده و روزنامه نگار ایرانی االصل حسین دانش )پدرام( )1870 استانبول–1943
آنکارا( فرزند یکی از بازگانان متمکن می باشد که از اصفهان به استانبول مهاجرت کرده
است. تحصیالت ابتدایی خود را در استانبول به پایان رسانده است، در دبستان ایرانیان
ادامه تحصیل داده و مدرسه ملکیه انیستیتوی مدارس فرانسوی را به پایان رسانده است.
در محضر بزرگان ادبی و سیاسی زمان خود همچون جمال الدین افغانی، میرزا آقاخان
کرمانی و میرزا حبیب اصفهانی حضور داشته است. در روزنامه "اقدام" کار کرده و
شعرهای ترکی خود را در مجله "ثروت فنون" به انتشار رسانده است. بدون اینکه ارتباط
خود را با چهره هایی چون توفیق فکرت و جناب شهاب الدین قطع نماید به استادی
فرزندان داماد محمود پاشا به نامهای صباح الدین و لطف اهلل ممارست نموده است. در
سفرهایشان با آنها بوده سویس، ایتالیا، فرانسه، مصر و انگلستان را گشته فرصت آشنایی
52  PROF. DR. MEHMET KANAR
و دیدار با شرق شناسان مشهور اروپایی را یافته است. در اداره دیوان عمومیه به ترجمه
و مدیرت ترفیع یافته است. در مکتب سلطانی گاالتاسرای به عنوان استاد زبان فارسی
تدریس کرده است. با علی اکبر دهخدا که در تبعید بوده است مجله سروش را منتشر
نموده است. در دانشکده ادبیات مدرسه دارالفنون به عنوان معلم تاریخ ادبیات ایران
منصوب شده است. در سال های اشغال استانبول به دلیل بعضی از حرفهایش در مورد
ترکها مجبور به استعفا از دارالفنون شده است )سپتامبر 1992 .)به دلیل آشنایی به دو
زبان شرقی )فارسی و عربی( و دو زبان غربی )فرانسه و انگلیسی( ترجمه های زیادی
انجام داده است. دانش همیشه به ایرانی بودن خود افتخار کرده بیشتر کارهایش نیز در
ضمینه ادبیات و فرهنگ ایران و شناساندن چهراهای ایرانی و تهیه و تنظیم منابع برای
آموزش فارسی بوده است.
اثر سرآمدان سخن )اساتید سخن( وی برای تدریس در دانشکده های الهیات و
ادبیات دارالفنون ورشته ادبیات دارالمعلمین )مدرسه معلمین( در 448 صفحه و در قطع
جیبی حاضر شده است. در مقدمه )دیباچه( این اثر که در سالهای 1327/1912 در
استانبول منتشر شده است ادبیات ایران در یک بخش نسبتا طوالنی معرفی شده است.
در اینجا به نظرات شرق شناسان اروپایی نیز جای داده شده است. در این اثر مشاهیری
همچون: رودکی، منوچهری، ناصر خسرو، امر خیام، سنایی، خاقانی، مسعودی، سعد
سلمان، شیخ نظامی گنجوی، جمال اصفهانی، کمال اصفهانی، انوری، موالنا جالل الدین
رومی، سعدی، خاجو و حافظ شناسانده شده و بعضی از اشعار منتخبشان آورده شده
است. یکی از کارهای مهم وی اثر رباعیات خیام است که در سال 1340/1992 با رضا
توفیق آماده نموده است. در کنار ترجمه منثور دانش ترجمه منظوم بنده نیز جای
گرفته است.
کلید واژه ها: حسین دانش، سرآمدان سخن، اساتید سخن.
DÎBÂÇE
İran yüksek bir medeniyetin mehd-i tulû’u ve mezâr-ı ufûlüdür.
İhtiyâcât-ı milliye ve zarûrât-ı mahalliyesinden doğup teessüs eden
âdât ve itikadat ve münasebat havzasında yaşadığı müddetçe bir
meşy-i müterakkî ve tabîî ile neşv ü inbisat etmiş olan İran – mefâhir-
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  53
i mâziye-yi askeriye ve şu’ûn-i edebiyesi tarih-i umumî-yi cihana
hutût-i pâyidar ile hâkkedilmiş olan İran- Rawlinson gibi müverrihîni
mevsûkü’l-kelime bir zamanlar:
Persian Kings entrapped into a promise stood to it firmly; foreign powers
had never to complain that treatics were departed from. The Persians thus
from an honorable exception to the ordinary Asiatic character and for general
truthfulness and a faithful performance of their engagements compare
favorably with the Greeks and Romans.
Yani “İran padişahları bir şeyi taahhüt edecek olurlarsa o taahhütlerini
tamamıyla ifa ederler. İran’ın muâhedata muhalif bir hareketle
düvel-i ecnebiyeye bâdî-yi şikâyet olduğu hiçbir vakit görülmemiştir.
İranlılar bu suretle Asya ahlak-ı âdiyesinin fevkinde bir istisna teşkil
ederler. Umumen râstgûluk ve hüsn-i edâ-yı mevâîd hususlarında
İranîler –rüchan ve meziyet yine kendilerinde kalmak üzere- Yunanîler
ve Romalılar ile kıyas olunabilirler” dedirtmiş olan İran, -
Merzbanları usûl-i idare-yi hükûmeti Araplara talim etmiş ve müverrih
Mesûdî’nin şehadetine nazaran kabail-i vahşiyenin hudûd-i Fursiyeye
tecavüzlerine hâil olmak üzere asr-ı Nûşirvânîde Bahr-i Hazer’in
bir tarafından bir tarafına çektiği sedd-i sedîd hicretten 332
sene sonraya kadar pâbercâ kalmış olan İran, -esasen vahdet-i ilah
kaidesi üzerine mübtenî olup edvâr-ı cehl ü zulmette tenvîr-i vicdân
ve tehzîb-i ahlâk-ı insan maddesinde ifa etmiş olduğu hidematı
telmîhen Firdevsî’ye Husrev-i Perviz lisanından
Ki mâ râ zi dîn-i kohen neng nîst
Be gîtî bih ez dîn-i Hûşeng nîst
Heme râh dâdest u âyîn-i mihr
Nazar kerden enden şumâr-i sipihr
[Bizim eski dinimizden utancımız yok
Dünyada Huşeng’in dininden iyisi yok
Göstermiş bütün yolu, Güneş ayinini
Gökyüzünün sayılarına göz gezdirmeyi]
54  PROF. DR. MEHMET KANAR
dedirtecek kadar âlî nazariyat-ı itikadiye ile birkaç bin senelik necib
ve vakur bir hayat-ı temeddün yaşamış olan İran, -yaktığı sırâc-ı
medeniyeti daima fürûzan tutarak kurûn-i mutavassıta akvâm-ı müslimesini
şulesiyle müstenîr eden İran,- Istahrlarıyla, Bîsutûnlarıyla,
Medayinleriyle her harabesinde ümran-ı kadimine birçok delâil ve
şevâhid teşhir eden İran, - Roma imparatoru Valérien’i zincirbend-i
esaret ederek pâymâl-i huyûl-i şevket eylediğini Şiraz’ın havâli-yi
garbiyesinde fütûhat-ı Şâpur’u musavver nukûş-i mahkûkede hâlâ
enzâr-ı ibret-i cihanneverdâna arzeden İran, -server-i âlem, hazreti
Seyyidü’l-arab ve’l-acem ve nebî-yi akdes ve ekremi “Velev kâne’lilmu
muallakan bi’s-sureyyâ letunâviluhu yedu ehli’l-furs” hitâb-ı
müstetabıyla kendi hakkında sitâyişfermâ edecek kabiliyetler ve istidadlar
göstermiş olan İran, -kavm-i Araba numûne-yi imtisal olacak
ve “ve in tetevellev yestebdil kavmen ğayrekum summe lâ yekûnu
emsâlekum”1 âyet-i münîfesinin mutazammın olduğu takdir ve teveccühe
isbat-ı şâyestegî edecek gibi sıfât ve mezâyâ ile bir vakit muttasıf
bulunmuş olan millet-i İran, -yine cenab-ı ekmel-i rüsül ve hâdiyi
sübülü zamanında şerefbahş-ı mehd-i vücûd olduğu için “Ene vulidtu
fî zamâni meliki’l-âdil”2 kelam-ı mefharetpeyâmıyla hakkında
sitâyişnisâr edecek mülûke bir zaman maskat-ı re’s olan İran, -
ictihâdât-ı metîne ve telifât-ı bergüzîdesiyle ümmet-i müslimeye
Fahr-i Râzîler, Beyzâvîler, Ebû Ali Sînâlar, Nasîr-i Tûsîler, Zemah-
şerîler, Selmân-ı Fârisîler, İbn-i Mukaffalar kazandırmış olan İran, -
müverrih Huart’a Littérature Arabe namındaki eserinde:
Au VIII-me Siècle, dans la littérature arabe l’influence persane est immense;
elle pénètre tout; la poésie, la théologie, le droit, c’est que les Arabes
n’écrivent plus, et que tout, l’administration, les charges de cour, la justice,
apartiennent à des non-Arabes, et que la littérature est écrite par des nonArabes.
Yani “Sekizinci karn-ı mîlâdîde edebiyat-ı Arabiye üzerine İran azim bir
nüfuz icra ediyor. O nüfuz her şeye sirayet ediyor. Şiirde, ulûm-i dîniyede,

1 Kur’ân, 47/38. “Eğer ondan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir
toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.”
2 “Ben adil melik zamanında doğdum”.
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  55
hukukta hep bu nüfuz mahsus. Çünkü Araplar artık yazmıyorlar. Her şey,
idare, umûr ve menâsıb-ı devlet, mesâlih-i adliye Arap olmayanların elinde.
Edebiyat da Arap olmayanlar tarafından yazılıyor.” dedirtecek kadar
ulûm-i arabiye üzerinde bir vakit icrâ-yı hükm ve tesir etmiş olan
İran, Yunan istilası ve Arap istilası ve Moğol istilası ve Afgan istilası
gibi birçok edvâr-ı fetret geçirdiği halde kuvve-yi milliyesini tamamıyla
kaybetmeyerek mahkûmiyetten en sonra yine hakimiyete irtika
ve tehacümât-ı mütevâliye-yi rûzgâra mukavemet etmiş olan İran
acaba bundan sonra bir inkırâz-ı kat’îye namzed midir? İşte, bir sual
ki cevabı cidden müşkül. Bir şeyin şimdiye kadar olmamış olması
bundan sonra da hiç olmayacağını icab etmez. Edvâr-ı ûlâda İranîler
düçar oldukları bunca istilalara rağmen fezail-i hulkiye ve mezâyâ-yı
fıtriyelerini halelden masûn bulundurmuşlar ve medeniyet-i kadîmelerinin
döküntüsünden istifade sâikasıyla kendilerinden daha cahil
bir takım akvâm-ı mücavire arasında temdîd-i hayat edebilmişlerdi.
Fakat bugün Asya’nın şerâit-i siyasiye ve ictimaiyesi büsbütün de-
ğişmiştir. Şimalde Ruslar ve cenubda İngilizler iki büyük kutb-i nü-
fuz ve iktidar vücuda getirmişler ve Asya’nın kıtaât-ı İslamiyesini o
iki kutba bir daha sökülmez bağlarla rabtetmişlerdir. Bu nüfuz tedricen
gayr-i mahsûs bir surette teessüs etmiş ve şimdi içinden çıkılmaz
ve gayet mu’akkad bir şebeke, bir balık ağı haline gelmiştir. Bugün
onu kırıp koparabilecek kuvvet, ancak kuvve-yi maddî ve sipâhîdir
ki o da maalesef İran’da mefkud. Sasanîler zamanında nüfusu elli
milyonu tecavüz eden İran bugün sekiz milyonluk bir memleket derekesine
inmiş ve bu kadarcık nüfus bile temîn-i kût-i lâyemût için
gece gündüz fakr ü ihtiyac ile pençeleşmekte bulunmuştur. Üç asra
karib bir zamandan beri bütün faaliyet-i dimâğiyesini nevbet be nevbet
Haydarî, Ni’metî, Şeyhî, Bâbî gibi mezâhib icad ve ıtfasına sarfederek
mevcudiyet-i maneviyesini yıpratacak ve “fenâfillah” tarîka-yı
sûfiyesini bu suretle sû-i istimale kadar vardırarak hurâfât içinde
boğulup kalacak yerde cevdet-i fikriye ve ciyâdet-i zihniyesini ıslah-ı
cinsiyet ve tehzîb-i haslete vakfetmiş olaydı ve cereyan-ı umumî-yi
temeddünü takipten geri kalmayaydı ve bunları yapabilmek için silkinip
bâr-ı zillet ve taassubunu tamamıyla omuzundan atabileydi,
İran elbette bugünkü hâl-i elemengîze giriftar olmaz ve iktihâm-ı
56  PROF. DR. MEHMET KANAR
suûbat-ı hayata imkân bulacak kadar şimdi eser-i zindegî gösterirdi.
Vâesefâ ki o eski enkâz-ı necâbet ve makzûfât-ı medeniyetten bir kitle
ahlâk-ı fâside ve bir yığın tabâyi’-i şerîreden başka bir şey kalmamış-
tır. Zaman geçtikçe, ahlâf-ı İran eslâf-ı İran’ın yerini tutamamış ve
müverrihîn ve üdebâ hasbelvazife beyan-ı hakikate ve teşvik-i fazilete
sa’yedecek yerde müdâhene ve temelluk tarîkini ihtiyar ederek
birçok selâtîn-i müstebidenin sefahetlerini ve vüzerâ ve hükkâm-ı
denâetpîşenin rezaletlerini ibarât-ı mutantana ile medhetmekten
utanmayacak kadar alçalmışlar ve mübalağat-ı gunâgûn ve ekâzîb-i
fezâhatnumûn ile onları bir kat daha irtikâb-ı şenâyie tergîb eylemiş-
lerdir. Meâyib-i zâtiyelerinin kudret-i sehhâr-ı kalemle zîver-i bend-i
istihsân olduğunu gören o ekâbir de gittikçe tezyîd-i kibr ü nahvet
ederek hakgûyân-ı ukalâya dünyada bir daha refah ve huzur yüzü
göstermemişler ve erbab-ı akl u kiyâseti tenkîl ve mahvetmekle ahaliden
hubb-i şeref ve kesb-i fazilet meziyetini tamamıyla nez’ etmiş-
lerdir. Artık kizb ve adâvet ve iftira ve bühtanla ünsiyet ede ede bunların
kendine tabiat-ı sâniye edinen cemaat-ı Fursiye, istibdadın kâffe-yi
şedâidiyle gereği gibi me’lûf olmuş ve birçok asırlar onun haricinde
daha âzade ve daha âsude bir yaşayış müstahîl olmadığını dü-
şünememiş ve böyle bir salahın mümkün olacağını düşünebilen ve
nezd-i ahalide mesmû’u’l-kelim olan kimseler de her nedense ona
müddet-i medîde bunu düşündürmemişlerdir.
Ne men zi bî’amelî der cihân melûlem u bes
Melâlet-i ulemâ hem z ilm-i bî’amel est
[Mefâilün Feilâtün Mefâilün Feilün
Dünyada amelsizlikten bıkkın olan ben değilim
Alimler de amelsiz ilimden bıkkın!]
Asırlarca böyle bir hâb-ı gaflet ve atalete gömüldükten ve kuvveyi
zindegîsini hemen kamilen münazaât-ı bîsûd-i mezhebî ve dahilî
ile telef ettikten ve yurduna göz diken komşuların tervîc-i makasıdı-
na müddet-i medîde bilmeyerek alet olduktan sonra, nihayet millet-i
Furs şu son zamanlarda merhum Şeyh Cemaleddîn Esedâbâdî ve
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  57
Mirzâ Melkum Hân-ı Isfahânî gibi birkaç merd-i hakîm ve dûrendîşin
ve bunlara âmâl-i siyâsîyelerinde peyrev olan diğer bazı ulülazm
zevatın teşvikât-ı mütemâdiyesi neticesi olarak bir inkılâb ihdas ederek
şekl-i idâresini değiştirmişse de asırlardan beri alışmış olduğu
ahlak ve hasâilden vehleten tecennüb ve tecerrüd etmesi ve birdenbire
yeni bir tarz-ı maişetle me’lûf olması bittabi mümkün olamayaca-
ğından ve İran’ın eyyâm-ı cehâletinde Avrupa milletleri ihtirâât-ı
ilmiye ve sanaiyede çokça ilerlemiş olduklarından bu müterakki ve
rakib milletlerle cidâl-i hayat sahasında omuz omuza yürümek İranlı-
lar için bugün cidden müşküldür. Bundan böyle pek müteyakkız bulunulmak
şartıyla, bunun iki çaresi var gibi görünüyorsa da, o çarelere
tevessül yolu da kapalıdır. Bu çarelerden biri ve en acili daha ziyade
vakit kaybetmeksizin yollar, demiryolları, yeni mektepler, dârüssınâalar,
dârütterbiyeler açarak İran’ı ve sekenesini merâkiz-i medeniyete
mehmâemken maddeten ve manen takrib etmek, diğeri de
muntazam ve oldukça külliyetli bir kuvve-yi dâfia-yı milliyeye istinad
ederek meşreb-i fâsid-i kadimi bir mecrâ-yı salim ve cedide tahvil
edebilmek için ahlak-ı umumiyeyi tedricen ve batnen ba’de batn
ıslah ve tehzib eylemektir. Birinci çare nakde ve kudret-i iktisâdiyeye
taalluk ettiği için ve bu da dahil-i memlekette mefkûd olup mutlaka
haricden istikraz tarikiyle tedarik edilmek lazım geldiği için İran’ın
bugünkü zayıf ve üftade halinde ancak istiklal-i millî bahasına elde
edilebilir ki pek hatarnâktir. İkinci çarenin istihsali de vakte mütevakkıf
olduğu için bunun tedarikine kifayet edecek kadar önde fırsat
ve zaman yoktur.
İran’ın düştüğü derekât-ı zevâle idâre-yi siyâsîyesiyle birlikte edebiyatı
da sürüklenmiştir. Bu edebiyat, İran’a edvâr-ı muhtelifede hü-
kümran olan ümeranın nevbet be nevbet ittihaz ettikleri usul-i siyaset
ve mütevaliyen zuhur eden hadisat-ı ictimâiye icabınca zaman zaman
milli, ictimaî ve ahlakî, tasavvufî eşkâle girdikten sonra nihayet edeb-
şikenâne ve rezîlane bir hezl ve temelluk girîvesinde saplanıp kalmış
ve bir kere battığı o mezlekadan bir daha kurtulup çıkamamıştır.
Devr-i inkırâzda yetişerek reddülacuz kabilinden bir harika göstermiş
olan Hâtıf ile Şeybânî gibi bir iki şairi bittabi bu halin bir istisnası
addetmelidir.
58  PROF. DR. MEHMET KANAR
Kendi üdebâ ve ukalâ-yı hakayıknüvisin vazettikleri nazariyata ve
tavsiye ettikleri usule eğer riayet etmiş olsaydı, İran çoktan kurtulur
ve bugün aile-yi medeniyetin muhterem bir uzvu olurdu. Bu sözümde
hiçbir mübalağa yoktur. Yalnız bir Sadi’nin yazmış olduğu Bûstan’ın
yalnız bir bâbı tevsi olunarak ihtiyacât-ı zamâniye ile telif edilse,
bir memleket için gerçekten bir kanun-i câmi’dir. Siyasetnâme, bazı
âsâr-ı Senâî ve Nizamî, Ahlâk-ı Muhsinî ve Kelîle ve Dimne gibi kitaplar
da pek çok fevâid-i dünyeviyeyi mutazammındır. Efsûs ki bunları
icra edecek ve dinleyecek ahlak ve istidad mevcut değildi.
لقد اسمعت لو نادیت حیاً
3 ولکن ال حیاة لمن تنادی
[Lekad esma’te lev nâdeyte hayyen
Velâkin lâ hayâte limen tunâdî
Canlı bir kimseyi çağırmış olsaydın, sesini mutlaka dinletirdin.
Fakat çağırdığın kimsede can yok ki!]
Çünkü İran’da ahlak-ı umumiyeye tedricen mühlik bir fesad târî
olmuştu. Hasta kendinin malul olduğuna hiçbir zaman inanmıyordu
ki derdine çare ve deva arasın. Bu suretle akıbet-i ahvalin neye müncer
olduğunu söylemeye hacet yok. Eminim ki İran’da yetişmiş olan
Firdevsî, Hakânî, Hayyâm, Senâî, Nizâmî, Sadî gibi dahiler her hangi
bir millet-i muazzamanın içinde zuhur etselerdi, o millet için ebediyen
mûcib-i fahr ve istifade olurlar ve bu kubbe-yi lâciverdî altında
sadece bir hoş seda bırakarak sönüp gitmezlerdi.
Osmanlı edebiyatının zaman-ı mazide Furs edebiyatına peyrev olduğu
için geri kalmış olduğu hakkında bazı müntekidîn tarafından
edilen iddia da doğru değildir. İran’da medîhanüvis ve mutabasbıs
şairlerden başka takib ve imtisal olunacak şair mi yoktu?
Niçin Hayyamların, Sadîlerin, Nâsır-ı Husrevlerin, Senâîlerin,
Hakânîlerin, Mevlevîlerin ve Şeybânîlerin Osmanlı üdebası meya-

3 Amr b. Ma’dikerib b. Rebîa ez-Zubeydî (525-642)’ye aittir.
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  59
nında mümasillerini görmüyoruz? Bu saydığımız ediblerin âsârında
dünya durdukça ölmek bilmeyen nice metin hikmetler, ne büyük
felsefî hakikatler var! Niçin bunlar zemîn-i Rûm’da mahsuldar olamadı
da kasideciler yerden kendi kendine sürüp biten mantarlar gibi
çoğaldı? Bunların sebeplerini hep Osmanlı ahval-i ictimaiye ve
vekâyi-i tarihiyesinde aramalıdır. Devlet-i Osmaniye’nin bidayet-i
teşekkülünde bir Türk Edebiyatı daha hiç mevcut değilken İran’ın
muhteşem bir tarih-i edebîsi vardı. Bunun komşu ve müslim ve henüz
mübtedi bir kavim üzerine icrâ-yı nüfuz edeceği de aşikârdı ve
etti. Nef’îler, Nâbîler, Fuzulîler ve daha birçok şuarâ-yı Osmaniye pek
mükemmel Farisî manzumeler yazdılar. Sultan Selim Han-ı Evvel bir
taraftan İran’ı kılıcına münkâd ederken diğer taraftan kendi en büyük
bir İran edibi kadar güzel şiirler inşad etti. Lisan-ı Farisî çoktan teessüs
etmiş ve pek çok işlenmişti. Edebî Türkçe ise henüz mevcut bile
değildi. Binaenaleyh tekamülü ve temeddünü daha kadim olan bir
milletin, henüz gîrûdâr ve hayata yeni doğan bir millet üzerinde icrâ-
yı hükm ve tesir etmesi bir emr-i mütehattim ve zaruri idi. Şu kadar
ki üdebâ-yı Fursun en ileri Türk şairleri tarafından numune ittihaz
olunabilirdi ki işte bu yapılmadı. Edebiyât-ı Osmâniyede şimdi Garba
doğru bir temayül var. Fakat bunun ne dereceye kadar zevk-i milli ve
mahalliye tevafuk edebileceğini istikbal bize gösterecektir.
“Klasik” yani ders kitabı olmak üzere tertib ettiğimiz bu mecmuada
intihâb ettiğimiz on altı büyük İran şairinin tercüme-yi halleriyle
eserlerinin en güzellerinden bir kısm-ı cüz’îsinin zikriyle iktifa ettik.
Bunları mütalaa edenler İran’ın hiçbir zaman mütefekkir ve dûrendiş
erbâb-ı kalemden hâlî kalmamış olduğunu göreceklerdir. Bu tuhfe-yi
nâçiz muallimler ile müteallimlerin nail-i rağbeti olursa, ilerde yine
tarih-i veladet ve vefat sırasıyla aynı usulde müretteb ve müteahhirîn-i
üdebâya mahsus ikinci bir cildin tab’ ve neşri mukarrerdir.
Bu ilk ciltte Avrupa müsteşrikîn-i güzîninden Garcin de Tassy,
Barbier de Meynard, Darmesteter, Silvestre de Sacy, E. G. Browne
gibi zevât-ı âliyenin tedkikatından pek çok istifadeler edilmiştir.
Alelhusus, kadim ve muazzez dostum fâzıl-ı şehîr Profesör
Browne’ın bu babdaki himemât-ı meşkûresi ve mesâi-yi mûşikâfânesi
binlerce takdir ve tebcile sezâvardır.
60  PROF. DR. MEHMET KANAR
Temhîd ettiğim bu mukaddimeyi bir neticeye rabtetmiş olmak için
şunu da söyleyeyim ki İran’ın siyaset-i müstakbelesi her hangi bir
şekle girerse girsin ve idaresi bundan sonra her hangi bir tarzda ifrağ
olunursa olunsun, bir zaman mütefekkirleriyle, edibleriyle Şark’a bir
devre-yi feyz ve inşirah açmış ve ulemasıyla, hükemasıyla bir vakit
ümmet-i müslimeye pek mühim hizmetler ifa etmiş olan kişver-i
Fars’ın sîne-yi fuzelâda bir ömr-i câvidânî ile yaşayacağına hiç şüphem
yoktur.
بعد از وفات تربتِ مادر زمین مجو
در سینه های مردمِ دانا مزارِ ماست
Ba’d ez vefât torbet-i mâ der zemîn mecû
Der sînehâ-yi merdom-i dânâ mezâr-ı mâst
[Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün
Öldükten sonra mezarımızı arama yerde
Bizim mezarımız bilgili insanların göğüslerinde]
LİSAN-I FARİSÎNİN ENVÂ-I KADÎMESİ
Lisân-ı Farisînin kablelislâm mürûr eden edvâra ait olan cinsi
envâ-ı müteaddideye münkasımdır ki bunlar ber vech-i zîr beyan
olunur:
Nev’-i evvel
“Medik [Médique]” dedikleri lisandır ki bugün İran dediğimiz kı-
tanın garb cihetinde bulunmuş olan Medya’nın lisanıdır. Medya’nın
merkez-i idaresi bugün Hemedan denilen belde-yi marufenin kâin
olduğu yerde müesses Kabatana [Ecbatane] şehriydi.
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  61
Medik dediğimiz bu nevi Farisî hakkında bugün istidlal olunacak
mevcut âsâr yoktur. Fakat müsteşrik Darmesteter’in ifadesine nazaran
bu lisan Avesta kitab-ı mukaddesi lisanına müşabihtir. Diğer müsteşrik
Oppert’in zu’munca Medik lisanı Farisî-yi kadîm ile Asurî lisanı
beyninde mutavassıt ve müşterek bir lisandır. Bu beyanattan istinbat
ettiğimize göre galiba Farisînin bu nev’i Furs-i Kadîm dedikleri
eski lisana pek yakın olduğu gibi Herodot gibi bazı muharrirlerin
zıyâ’ından muhafaza ettikleri bir takım âsârâ bakılacak olursa, şimdiki
Farisî lisanının bazı envâı da bu Medik nev’inden münşeabdır.4
Nev’-i sânî
“Avestik [Avestic]” dedikleri nevidir ki bazen nâbemahal olarak
bu nev’e “Zend” lisanı yahut “Kadim Baktriyan [Bactriane]” lisanı
deniliyor.
Avesta denilen kitab-ı mukaddes-i Mecusî bu lisanda yazılmıştır.
Fakat bu lisanda yazılan eser yalnız Avesta’dan ibarettir. Avesta’nın
Gata [Gatha] denilen en eski aksamı kitab-ı mezkûrun aksâm-ı sâiresinden
daha kadim bir lugatla vücuda gelmiş olduğunu gösterir. Bu
Avestik lisanını yazmak için yine Pehlevîden münşeab ve ona nisbeten
daha muntazam bir yazı istimal olunurdu. Avesta’nın Sasanîler
zamanından daha ileriye ait zamanlara hiç taalluku yoktur. Bununla
beraber müsteşrik Oppert Akbatana civarında Dârâ’nın âsârından
bulunan Bîsutûn harabeleri üzerinde tesadüf ettiği “abastam” kelimesine
“Avesta” nazarıyla bakarak devre-yi Sasâniyândan evvel bunun
mevcut olduğuna hükmetmektedir.
“Avesta” kelimesi Pehlevî lisanına geçince “Avestak”, Süryanî lisanına
geçince “Ayastaga” ve Arapçaya naklolununca “Abestak”
şekillerine giriyor. Müsteşrikînden Andréas’ın fikrince bu kelime

4 Hüseyin Dâniş o zamanki çalışmaların ışığı altında, belki de bir
kısmına ulaşarak veya başka bir sebeple yanılgıya düşmüştür. Medler
Türk soylu bir ulustur. Aşağıdaki kaynakta Medler, bunların İran,
Asur, Babil, Yunan, Roma gibi uygarlıklara etkisi incelenir. Prof. Dr.
Mehmet Bayrakdar, Medler ve Türkler, Akçağ Yayınları, İstanbul 2013.
62  PROF. DR. MEHMET KANAR
Furs-i Kadîm lisanından “nusret” ve “muavenet” manasına olan “apasta”
kelimesinden müştak olup manası “istinadgah olacak bir kitap, bir
mesned” demektir.
Nev’-i sâlis
Zend lisanıdır. Bugün istimal olunan Zend Avesta terkibi ise pek
nâbeca ve bîmanadır. Avesta Zerdüşt mezhebine ait kitab-ı mukaddesin
metnidir. Zend ise bermutad kitab-ı mezkura rabt ve ilhak olunan
ve Pehlevî lisanında yazılmış olan şerh ve tercümesidir. O halde
Zend lisanı denilecek olursa, Pehlevî olacaktır. Fakat asıl Avesta’nın
yazıldığı lisan anlatılmak istenilirse, o halde Zend kelimesini tamamıyla
hazf ve ıskat etmelidir.
Nev’-i râbi’
“Furs-i kadim” lisanıdır. Bu lisan asıl İran’ın yani Fars’ın ötedenberi
istimal ettiği lisan olup Keyân sülale-yi hükümdarîsinin yani
Dârâların, Dârâbların ve bilcümle mulûk-i Keyânî’nin kullandıkları
lugattir. Bu lisanı bugün ancak âsâr-ı atîka-yı bâkiyede gördüğümüz
mahkûk yazılarla tanıyoruz. Elde başka bir vesikamız yoktur.5
Nev’-i hâmis
“Pehlevî” lisanıdır. Pehlevî demek Part [Parthe] [fârisî] lisanı demektir.
Çünkü eski Mitra ve Çetra kelimeleri bugün “mihr” ve “çihr”
şekline münkalib oldukları gibi “partava” kelimesi ki eski Farisîde
“Partiya” mukabilidir, de mürûr-i zamanla “parhav” ve daha sonra
“palhav” ve en sonra “pahlav” şekillerini alıyor ki son şekli “pehlevî”
dir. Eski Arap coğrafiyyûnu “fahlav” ismini İran-i vüstâ ve garbînin
bir kısmına verirlerdi ki bu hıtta da Isfahan, Rey, Hemedan, Nihavend
ve Azerbaycan’ın bir kısmı dahildi.

5 Keyânîler’in Türk soylu Kaylar yani Kayılar olduğu, eskiden
Farsların Medlere “bey” anlamında “Key, kay” dedikleri hakkında
daha geniş bilgi için bk. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Bilinmeyen Bir
Türk Ulusu Kayaniler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  63
İran-ı kadîmin bıraktığı âsâr, kavm-i Pehlevî hakkında bize o kadar
az malumat vermekte ve hatta o kadar hiç vermemektedir ki vaktiyle
Pehlevî lisanıyla mütekellim kavmin aslı İranî midir? Turanî
midir? Henüz bilinememiştir. İran menkulat ve rivayat-ı tarihiyesine
bakılacak olursa bu kavim hakkında pek az vesaike tesadüf edilir.
Şahname’sinde Firdevsî mülûkuttavâiften addettiği bu kavimden bahsederken
ona ait ahval ve vukuata ancak bir sayfalık bir yer tahsis
ediyor. Ve tezkâra gayr-i müstahak cahil ve vahşi bir kavim diye tasvir
eyliyor.
Fakat Pehlevî lafzı Hindistan’da çoktan malumdu. Ve bu güne kadar
İran’da eski kahramanlık edvârının vukuat ve sanihatına sername
olmak üzere istimal olunduğu da vardır. Mesela “Pehlevânî zeban”
derler ki “zebân-ı Pehlevî” demektir. Firdevsî’nin bu beytinde oldu-
ğu gibi:
گشاده زبان و جوانیت هست
سخن گفتن پهلوانیت هست
شو این نامۀ خسروی باز گوی
بدین جوی نزدِ مهان آبروی
[Goşâde zebân u cevânît hest
Sohen goften-i pehlevânît hest
Şov in nâme-yi hosrevî bâz gûy
Bedin cûy nezd-i mihân âbirûy
Dilin açık, üstelik gençliğin var
Pehlev dilinde konuşman var
Haydi, açıkla şu şahlar kitabını
Büyüklerin yanında ara yüzsuyunu]
64  PROF. DR. MEHMET KANAR
Şuarâ-yı devre-yi mutavassıta-yı İraniyeden bulunan Hafız-ı Şirazî
edvâr-ı evveliye-yi İrân’ı bir nidâ-yı tahassürle yâd ettiği bir gazelinde
şu suretle beyân-ı ihsâsât-ı teellüm ediyor:
بلبل ز شاخِ سرو بگلبانگ پهلوی
می خواند دوش درسِ مقاماتِ معنوی
[Bulbul zi şâh-i serv be gulbang-i Pehlevî
Mîhând dûş ders-i makâmât-i ma’nevî
Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün
Bülbül selvi dalından Pehlevi gülbangı ile
Manevi makamlar dersini okuyordu dün gece]
Pehlevi tabiratı lisana tatbik olununca bu lisan Avrupa’da olduğu
kadar İran’da da gayr-i me’nus ve mechul bir hal kesbediyor ve
vesâik-i bâkiyesi Sasâniyân âsârına münhasır kalıyor. Demek oluyor
ki Firdevsî’nin Şahname’sinde zikrettiği hükümdarân ve kahramanânın
yazdıkları lisan Pehlevî, Bishak’ın, Hafız’ın ve Sadî’nin
“fehleviyat” ismiyle taklide özendikleri ve on dördüncü asrın müverrihîn
ve coğrafiyyin-i muteberesinden Hamdullah Mustevfî-yi Kazvinî’nin
İran’ın birçok taraflarında konuşulduğunu ve yazıldığını
beyan ettiği ve hususiyle garb-ı şimalî nevâhisinde münteşir olduğunu
söylediği “zebân-ı Pehlevî” bugün hemen nesyen mensiyyen tabirine
mâsadak olacak derecede metruktür. Pehlevî denilince bugün bu
kelime Furs-i kadîm denilen lisan-ı Farisînin bir diğer nev’-i müteahhiriyle
adeta mezc ve tahlit edilmektedir. Fakat Pehlevî’nin sırf
Sasâniyân devresine mahsus ve milad-ı Hazreti İsa’dan üç, dört asır
mukaddem darb olunan meskûkatta mahkûk lisandan ibaret olduğu
artık erbab-ı tedkikce müsellemdir.
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  65
Huzvariş [Huzwarish] yahut Zuvariş
Farisînin bu nev’i yine kablelislâm müstamel olup müsteşrikinden
Hum [Haum] nam zatın ictihadına göre “bozulmak ve eskimek” manasına
olan “zuvârîden” (.زواریدن (.masdarından müştak ve yine Darmesteter’in
ifadesine göre “bozulmak ve değişmek” manasına gelen aynı
masdardan me’huzdur. Bazıları da bu kelimenin aslını Arabîye irca
ederek “bozmak”, “inhiraf ettirmek”, “tahrif etmek” manalarına olan
“tezvîr” masdarının mazisi olan “zevire” ( زور ( den münşeab olduğunu
söylerler. Herhalde “pâzend” ve “pârsî” lisanlarının hîn-i telaffuzunda
başka bir şekle girmesinden ibaret olan bu şube-yi lisaniye
bize ötekiler kadar mechûl olup âsârına hemen hiç tesadüf edilememektedir.
Pâzend ve Pârsî
“Zend” kelimesi Avesta nam kitab-ı mukaddesin Pehlevî lisanında
şerhi demek olduğu gibi “pâzend” dahi Pehlevî lisanının daha kolay
hurûf ve edevat ile ve Huzvâriş lisanındaki muadilleriyle tefsiri demektir.
Şu kadar ki eski Farisî rivayât ve âsârının ortadan külliyen
mefkud oluşundan dolayı Pâzend lisanının tayin-i mahiyetine muvaffakiyet
elvermemiş ve olsa olsa şimdiki Farisînin yani ba’delislâm
mütedavil ve şâyi olan Farisînin bir şekl-i atîki nazarıyla bakılmıştır.
“Mînû-yi Hired” yani “rûh-i hikmet” gibi bazı kütüb-i kadîme vardır ki
hem Pehlevî hem Pâzend yahut Pars yazı ve metniyle yazılmıştır.
Fakat Pâzend lisanında yazılan mütûnun aslı hep Pehlevîye müntehi
olur. Pehlevî ahalice anlaşıldığı müddetçe şerh ve tefsir edilmezdi.
Fakat mürûr-i zamanla lisan ortadan kaybolup müdekkikleri ve aşinaları
gittikçe azaldığından tefsir ve izahı için sonradan bir takım
şerhler yazılmaya lüzum görüldü.
ŞİMDİKİ FARİSÎ VE ŞUEBÂT-I MUHTELİFESİ
Şimdiki Farisî dediğimiz zaman, din-i İslâmın İran’a intişarından
sonra tedavül eden ve hurûf-i Arabiye ile yazılan Farisî demek istiyoruz.
Farisîye başlıca üç sınıf-ı mühimme taksim edersek, biri eski Fa-
66  PROF. DR. MEHMET KANAR
risî yani Hahamenişî [Achaemenian] sülalesi zamanına ait Farisî ve
mutavassıt Farisî yan Sâsâniyân devresinde müstamel Farisî, şimdiki
Farisî yani ba’delislam kullanılan lisanı buluruz. Şimdiki Farisî dedi-
ğimiz vakit, bu tabiri tahminen bundan bin sene evvel mevcut olan
lisana mesela Rûdekî gibi bir şairin âsârına da tatbik edebiliriz. Bu
tefsir de câlib-i itirâz görülecek olursa, o vakit Farisînin bu nev’ine
Farisî-yi İslamî de diyebiliriz. Lisan-ı mezkûr târih-i İslâmın mühim
bir devresi olan 13. asr-ı miladîye yani yedinci karn-ı hicrîye tesadüf
eden Moğol istilasına kadar pek çok değişmemiş ve asıl ondan sonra
tahavvüle uğramıştır. Yukarıda zikr ve tadâd ettiğimiz envâ-ı muhtelife-yi
Fârisiyeden başka elyevm İran’ın birçok vilayât ve nevâhîsinde
yalnız İran’a mahsus olarak daha birçok şuebât-ı lisâniye vardır. Avrupa
müsteşrikleri şimdiye kadar bu hususta da ibraz-ı himem ederek
epeyce mechûl noktaları bizlere keşfetmişler ise de bunda henüz
meşkûk ve tenviri elzem pek çok karanlık cihetler kalmıştır. Mesela
Mazenderan ve Gîlan vilayetlerinde ve Kâşân ve Isfahan cihetlerinde,
Kürdistan’da, Yezd ve Kirman’da söylenilen Farisîler yekdiğeriyle
oldukça mütehaliftir. Bu gibi aksâm-ı mahsûsa-yı Fârisiyeden vilayât
lisanlarında telif-i âsâr eden müellifler içinde Mazenderanî lisanıyla
eser neşreden Emir Peşaverî ve Hemedan yahut Lorî lisanıyla yazan
ve yazdığı eş’âr sırf dobeytî yani bir nevi kıtaattan ibaret olan Baba
Tahir-i Üryan vardır.
Hususiyle Baba Tahir’in eş’ârı İran’ın birçok yerlerinde maruf
olup herkesçe vird-i zeban edilmiştir. Âsârının bu kadar şüyû bulması
başlıca efkârının sadeliğinden ve yazdığı Farisînin şimdiki lisana
yakınlığından ve tarz-ı beyanındaki ahenk ve selasetten ileri gelmiş-
tir. Eş’ârını daima hezec-i müseddes-i mahzuf vezin ve tertibi üzere
yazar. Mesela kıtaat-ı âtiye cümle-yi âsârındandır.
چه خوش بی مهربونی از دو سر بی
که یکسر مهربونی درد سر بی
اگر مجنون دل شوریدۀ داشت
دل لیلی از آن شوریده تر بی
HÜSEYİN DANİŞ’İN SERÂMEDÂN-I SOHEN: SÖZ USTALARI KİTABI  67
Fârisî-yi mustalâh-ı hâzırla tercümesi şudur:
چه خوش بودی اگر مهربانی از دو سر بودی
زیرا که مهربانی از یکسر دردِ سر بود
اگر مجنون دل شوریدۀ داشت
دل لیال از آن شوریده تربود
Bu da Türkçe tercümesidir:
Muhabbet iki baştan olaydı, ne iyi olurdu.
Çünkü yalnız bir taraftan olan muhabbet bir baş ağrısından ibarettir.
Eğer Mecnun’un kalbi alt üst ve perişan idiyse,
Leyla’nın kalbi mutlaka daha şûrîde ve müşevveş idi.
[Ne olurdu sevgi iki taraflı olsaydı!
Zira tek yanlı sevgi demektir baş ağrısı
Mecnun’un olsa da perişan bir kalbi
Ondan da beterdi ama Leyla’nın kalbi]
Misâl-i diğer:
دل دارم که دائم کژ و ویژه
مژه برهم زنم خیژاوه خیژه
دلِ عاشق مثالِ چوغِ تر بی
سری سوژه سری خیناوه ریژه
Şimdiki Farisîye tercümesi budur:
دلی دارم که دائم کج است و واج است
اگر مژه را برهم زنم خیزابه خیزد
68  PROF. DR. MEHMET KANAR
دلِ عاشق مثالِ چوبِ تر بود
سری سوزد سری خونابه ریزد
Türkçeye tercümesidir:
Bir gönlüm var ki daima eğri büğrü, kırık döküktür.
Kirpiklerimi birbirine tokundurur tokundurmaz dalgalar koparırım.
Aşığın kalbi yaş odun gibidir.
Bir ucu yanar, bir ucundan da kan fışkırır.
[Bir gönlüm var ki hep eğri büğrü
Koparır dalgayı kırpsam gözümü
Yaş oduna benzer aşığın gönlü
Yanarken bir ucu kanlı yaş döker öbürü]

Konular