NECMUDDÎN-İ RÂZÎ: HAYATI VE ESERLERİ

Özet: 7./13. yüzyılın büyük mutasavvıf yazarlarından birisi olan Necmuddîn-i Râzî, Moğol istilâsından kaçarak Anadolu topraklarına sığınmış ve klâsik Fars edebiyatının önemli eserlerinden birisi sayılan Mirsâdu’l-İbâd adlı ta­savvufî kitabını Sivas’ta kaleme alarak Selçuklu sultanı Alâuddîn Keykubâd’a ithaf etmiştir. Bu makalede Necmuddîn-i Râzî’nin yaşadığı dö­nemin sosyal ve siyasal özellikleri üzerinde durulmuş, yazarın hayat hikâyesi ve eserleri ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Necmuddîn-i Râzî, İran, tasavvuf, Mirsâdu’l-İbâd.

Najm al-din Razi: His Life and Works
Summary: Najm al-din Razi who is one of the greatest Sufi writers of 13th century of Iran, escaping from Mongol invasion came to Anatolia and wrote his famous mystic book “Mirsâd al-Ibâd” at Sivas and presented it to the Saljuqid king Alâ al-dîn Kaykubâd. In this article the author investigates the social and political events of the period that Najm al-din Razi lived and deals with his life and works in detail.
Keywords: Najm al-din Razi, Iran, sufism, Mirsâd al-Ibâd.


Giriş
7./13. yüzyıl Türk, İran ve İslâm tarihinde pek çok bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Bugün bir kısmı Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Azerbaycan ve İran içlerinde kalan ve başta Türk, Fars ve Arap halkları olmak üzere birçok etnik grubun bir arada yaşadığı Türkistan, Maveraünnehir ve Horasan havzasında, bilim, kül­tür, sanat ve medeniyetin zirveye ulaştığı bir sırada ortaya çıkan Moğol istilâsı yalnızca o bölgede de­ğil, bütün dünya tarihinde büyük değişimlere yol açmıştır. Bu yüzyılda bir yandan bilim, sanat, kültür, felsefe ve tasavvuf gibi sahalarda göz alıcı geliş­meler ve ilerlemeler yaşanırken, diğer yandan dinî hoşgörünün hızla ortadan kaybolması, taassuptan kaynaklanan mezhep ça­tışmalarının artması, felsefe, kelâm ve tasavvuf okulları arasındaki bitip tü­kenmek bilmez diyalektik tar­tışmalar, ülkeler ve sultanlar arasında, özellikle Harezmşahlılar içinde yaşa­nan iktidar mücadeleleri ve genel olarak toplumsal yozlaşma, İslâm coğrafya­sının bu önemli ve büyük bölgesinin, ayak sesleri hızla yaklaşan Moğol isti­lâsına karşı hazırlıksız yakalanmasına neden ol­muşturi.
7./13. yüzyılın başlarından itibaren yoğunlaşan ve 616/1221’de İran top­raklarına ulaşan Moğol akın­ları, kısa zamanda büyük bir istilâ ve katliam ha­reketine dönüşmüş, bu saldı­rılar o sırada Harezmşahların egemenliği altında bulunan Horasan ve Harezm bölgesiniii etkisi altına alarak Otrar, Cend, Fenaket, Hocend, Buhara, Belh, Semerkant, Nahşeb, Tirmiz, Merv ve Nişabur gibi yüzlerce yıllık geçmişe sahip olan bilim ve medeniyet merkezle­rinin acımasızca yakılıp yıkılmasına, yağma­lanmasına ve hepsinden kötüsü sayısız bilimsel ve edebî eserin bir daha geri gelmemek üzere tarihin karan­lıklarına gömülmesine yol açmıştıriii. Bu geniş coğ­rafî bölgede yaşanan kar­gaşa yüz binlerce insanın ölü­müne, kitle halinde göçlere, bu cümleden olarak pek çok şair, yazar, âlim, filozof, mutasavvıf ve benzeri kültürel şahsi­yetin Maveraünnehir üzerinden İran’ın içlerine, Fars, Kir­man, Hindistan, Bağdat, Şam ve Anadolu’ya kaçarak daha güvenli bölgelere göç etmek zo­runda kal­masına neden olmuş, örneğin El-Mu’cem fî Me’ayir Eş’âri’l-Acem’in yazarı Şems-i Kays-i Râzî 614/1217’de Harezm’den ayrılmış, Lubâbu’l-Elbâb’ın yazarı Muhammed-i Avfî 616/1219’da Hin­distan’a kaç­mış, ileriki yıllarda Ana­dolu’daki tasavvuf, kültür ve edebiyat hayatına damgasını vura­cak olan Mevlânâ Celâluddîn’in babası Bahâ-i Veled (ö. 628/1231) ve ailesi de Moğol istilâsından kısa süre önce Belh’i terk etmişlerdiriv. Kaçabilenler ya da Moğol­larla bir şekilde uzlaşarak hayatta kalmayı başarabilenler dışında, Şeyh Necmuddîn-i Kübrâ ve Ferîduddîn-i Attâr gibi yurtlarında kalarak Mo­ğollara karşı direnmeye çalışan pek çok âlim 618/1221 yılında Harezm’de katledil­miştir.
7./13. yüzyıl, o dönemde yaşanan toplumsal ve siyasal kargaşaya rağ­men, aynı zamanda İran ve İslâm tasavvufunda, eserleri ve dü­şünceleriyle isimleri tarihe geçen nice seçkin şahsiyetin ortaya çıktığı bir dö­nemdir. Bun­lar arasında Ferîduddîn-i Attâr (ö. 618/1221), Bahâ-i Veled (ö. 628/1231), Şihâbuddîn Ebû Hafs Ömer-i Suhreverdî (ö. 632/1234), Evhaduddîn-i Kirmânî (ö. 634/1236), Raziyyuddîn Ali-yi Lala (ö. 642/1244), Şems-i Tebrizî (ö. 645/1247), Sa’duddîn-i Hamevî (ö. 650/1252), Seyfuddîn-i Bâherzî (ö. 659/1260), Cemâluddîn Ahmed-i Cûzcânî (ö. 669/1270), Mevlânâ Celâluddîn (ö. 672/1273), Sadruddîn-i Konevî (ö. 673/1274), Necîbuddîn Ali-yi Şîrâzî (ö. 678/1279), Evhaduddîn Abdullah Beliyânî-yi Şîrâzî (ö. 686/1287), Fahruddîn İbrahim-i Irâkî (ö. 688/1289) gibi birçok ünlü sufi vardır. Adı geçen sufilerden kimileri zorunlu olarak Anadolu’yu vatan edinmişler, tasavvufla birlikte, o sırada Fars dilini, edebi­yatını ve kültürünü himaye eden Anadolu Selçuklularının egemenliğinde olan Anadolu’da Farsça’nın eskisinden daha çok gelişmesini ve yayılmasını da sağlamışlar, bu etki sadece dille sınırlı kalmamış, aynı zamanda Anadolu’da yeşeren siyaset ve düşünce hareketleri üzerinde yüzlerce yıl devam eden de­rin izler bırak­mıştırv.
İbn Arabî ve onun öğrencisi Sadruddîn-i Konevî başta olmak üzere Ana­dolu’da toplanan Sa’duddîn-i Fergânî, Fahruddîn-i Irâkî, Mueyyiduddîn-i Cendî, Evhaduddîn-i Kirmânî, Necmuddîn-i Râzî gibi sufiler bu topraklarda geniş ve etkili bir tasavvuf hareketinin başlamasını sağlamış, bu halka hiç kuşkusuz, Türk kültürünü yaşadığı çağdan yüzyılımıza kadar ke­sintisiz bir şekilde derinden etkileyen Mevlânâ Celâluddîn ile birlikte tamamlanarak ke­male ermiştir.
Fuat Köprülü, bu dönemde yaşanan ve Türk dili ve edebiyatının gelişi­mini de yakından ilgilendiren tarihî süreci, bu sufilerin Anadolu’ya yerleş­melerinin nedenlerini ve sonuçlarını veciz bir şekilde özetler: “Anadolu Sel­çukluları daha ilk za­manlardan başlayarak sufilere karşı samimi bir hürmet ve iltifat göstermek­teydiler. Bir taraftan Selçuklu sa­raylarında gördükleri bu büyük iyi kabul, diğer taraftan Moğol istilâsı, XIII. asır içinde de Anadolu’ya birçok tanınmış sufilerin gelmesine sebep olmuş ve bilhassa büyük şehirlerde tasavvuf cere­yanları pek kuvvetlenmişti. Hüküm­darlara ve emirlere uyarak birçok insanlar onlara intisab ediyorlardı... Harizm sahasından gelen Yeseviye mensupları ve Necmüddin Kübrâ müridleri, keza Horasan’dan gö­çen Kutbüddin Haydar dervişleri, Ana­dolu’nun her tarafına yayılarak tasav­vuf propagandasına baş­ladılar. İşte bu suretle XIII. yüzyılda Anadolu şehir­lerinde İslâm tasavvufunun pek tanınmış simalarına tesadüf ediyoruz: Konya’da ... Muhyiddin Arabi, onun şârihi sa­yabileceğimiz Sadrüddin Konevi, Farsça şiirleriyle tanınan Evhadüddin Kirmani, Tokat’ta ... Fahruddin Iraki, Kayseri ve Sivasta Şeyh Necmüddin Daye, Sadr Konevi müridlerinden Müeyyidüddin Cendi, ... Sadüddin-i Fergani ve daha bu gibi sufiyane eser­leri ve şiirleriyle bütün İslâm aleminde tanınmış birçok sufiler artık Ana­dolu’da yaşıyorlardı... Hakikaten de XIII. yüzyılda, bütün Ana­dolu’da onun (Şeyh-i Ekber) felsefesi hâkim olmuş ve yeni gelişmekte olan Türk şiiri bile derhal onun tesiri altında kalmıştırvi.”
Bu makalede kendisini ve eserlerini tanıtmayı amaçladığımız dönemin ünlü sufi, yazar ve şairlerinden birisi olan Necmuddîn-i Râzî de 7./13. yüz­yılda Moğol saldırılarının önüne katıp yerinden yurdundan ettiği ve Ana­dolu’ya sığınmak zorunda bıraktığı büyük âlimlerden birisi­dirvii.
Hayatı
Müellif, Mirsâdu’l-İbâd’ın Hatimesi’ndeviii tam adını “Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Şâhâverix el-Esedî er-Râzeklinde zikreder. Buna göre kün­yesi Ebû Bekr, küçük adı Abdullah ve nisbesi Râzî’dir. “Dâye” ve “Necmuddîn” lakaplarıyla şöhret bulmuştur; kısaca “Necm-i Râzî” ve “Necm-i Dâye” adıyla bilinmekte­dir. Muhammed Emîn-i Riyâhî, müellifin Mirsâdu’l-İbâd’dan başka Mermûzât-i Esedî ve Menârâtu’s-Sâ’irîn gibi kendi eserlerine, İbn Bîbî’nin El-Evâmiru’l-Alâ’iyye’si, Hamdullah-i Mustevfî’nin Târîh-i Guzîde’si ve Safedî’nin El-Vâfî bi’l-Vefeyât’ı gibi bi­rinci elden kay­naklarda verilen bilgilere dayanarak tam adını ve nesebini “Necmuddîn Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Şâhâver b. Enûşirvân b. Ebi’n-Necîb el-Esedî er-Râzî” şeklinde tespit et­miştirx.
Müellif, kendi eserle­rinde doğum tarihini bildirmemiş, tezkire yazarları da bu konudan söz etmemişlerdir. Yalnızca Fasîh-i Hâfî Mucmel-i Fa­sîhî’sinde ve Safedî El-Vâfî bi’l-Vefeyât’ında onun 573/1177 yılında dünyaya geldiğini belirtmişler­dirxi. Çocukluğu Rey’dexii geçen ve eserlerinden anlaşıl­dığı kadarıyla, başta Arapça ve belâgat bilimleri olmak üzere yaşadığı çağda geçerli olan bütün aklî ve naklî bilimler konusunda iyi bir eğitim aldığı anla­şılan Necmuddîn-i Râzî, on altı on yedi yaşından, yani 590/1193 yılından iti­baren, bir yandan ilim irfan elde etme, kişisel eğitimini, tasavvuftaki seyr ü sülûkünü tamamlama ar­zusu, bir yandan da o sıralarda Rey’de yaşanan mez­hep çatışmaları ve şehrin Selçuklularla Harezmşahlılar arasında bir iktidar mücadelesine sahne olması nedeniylexiii doğup büyüdüğü topraklardan ayrıla­rak uzun yıllar sürecek olan seferlerine başlamış, hayatının son demlerine dek Hicaz, Mısır, Şam, Irak, Anadolu, Azerbaycan, Erran, Horasan ve Harezm bölgelerini dolaşmıştır. Mirsâdu’l-İbâd’daki “Bu zayıf, yaklaşık otuz yıldan bu yana dünyanın doğusundaki ve batısındaki şehirleri dolaşmakta­dırxiv” şeklin­deki ifadesi de bu durumu teyit etmektedir. 600/1203 yılında Şam’da ve Mısır’daxv ve aynı yıl hac farizasını eda etmek üzere Hicaz’da bulun­duğuxvi anlaşılmaktadır.
Müellif, bu tarihten sonra zamanın ünlü şeyhlerine intisap et­mek ve onla­rın irşat halkasına katılmak amacıyla Harezm ve Horasan bölge­lerine gitmiş, Harezm’de VI-VII/XII-XIII yüzyılın en etkili ve en önemli mutasavvıfların­dan, Kübreviye tarikatının kurucusu Şeyh Necmuddîn-i Kübrâ’nınxvii hizme­tine girmiş, Necmuddîn-i Kübrâ da onu, irşat etmek ve yetiş­tirmek üzere, kendisinin önde gelen halifelerinden Mecduddîn-i Bağdâdî’ye havale etmiş­tirxviii. Böylece bir süre Harezm’de kalmışxix, daha sonra tasavvuf yolunun aşa­malarını hızla kat ederek Horasan’da Mecduddîn-i Bağdâdî’nin hankahında dervişleri ve sâlikleri irşat etmekle meşgul olmuşturxx. Ne var ki Harezmşah sultanı Muhammed’in Kübreviye tarikatı men­suplarına sıcak bakmaması, dö­nemin önde gelen kelâmcı ve filozofların­dan İmam Fahr-i Râzî ile Mecduddîn-i Bağdâdî ve Bahâ-i Veled arasın­daki açık çekişme ve düşmanlık Harezm’de huzur­suz bir ortam yaratmış, ni­tekim Mecduddîn-i Bağdâdî sultan tarafından öldürtülmüş (607/1210), Bahâ-i Veled ise ailesiyle birlikte Harezm’i terk etmek zorunda bırakılmıştırxxi.
Eş’arî anlayışa sahip muta­assıp bir sünnî olan ve özellikle Mutezile mezhebinin felsefe ağır­lıklı görüşlerinin Harezm’de yayılmasından ve Harezmşah tarafından desteklenmesinden rahatsızlık duyan Necmuddîn-i Râzî, şeyhinin öldürüldüğü ve Harezmşah sultanının Abbasi halifesinin hi­la­fetini hiçe saydığı bir ortamda daha fazla tutunama­yacağını anlamış, oradan uzaklaşarak Rey’e geri dönmüştür.
Bu sırada 614/1217 yılında Harezmşah sultanı Alâuddîn Muhammed’in Moğol ordularının batıya doğru yöneldiğini bildiği halde ülkesinin gü­venli­ğini düşünmeksizin Abbasi halifesi En-Nâsır Li-dinillâh’a saldırmak üzere harekete geçmeye hazırlanması üzerine, Cengiz Han 615/1218’de Otrar’a saldırmış, 616/1219’dan itibaren Harezm’in ve Horasan’ın bütün büyük ve önemli şehirleri birer birer Moğollara teslim olmuştur.
Necmuddîn-i Râzî, 617/1220’den itibaren Moğol saldırıları şiddetini artı­rınca bir süre bekledikten sonra ailesini ve yakınlarını Rey’de bırakarak ora­dan ayrılmak zorunda kalmış ve Hemedan’a gelmiştir. Mirsâdu’l-İbâd’da bu ko­nuya geniş bir şekilde değinen Necmuddîn-i Râzî, Irak ve Horasan’da bu­lun­duğu sırada bazen seferde, bazen hazarda olduğundan çeşitli sıkıntılar, bela­lar ve fitneler yüzünden eserini tamamlama fırsatı bulamadığından, çünkü her gün gönlünü ve hatırını dağıtan bir belânın ve fitnenin baş göster­diğinden, 617/1220 yılında Tatar kâfirlerinin kendi diyarlarına kadar ulaştık­larından, bundan önce kimsenin görmediği katliamlar yaptıklarından söz ede­rek İslâm ülkelerinin meliklerini ve sultanlarını bu belâyı def etmek üzere ha­rekete geçmeye çağırır ve eğer böyle giderse yeryüzünde İslâm’dan ve Müs­lüman­lıktan eser kalmayacağını söyler. Kendisinin bir yıl boyunca Irak diya­rında sabrettiğini, bu fitnenin yatışmasını umarak beklediğini, bu uğurda nice sıkıntılara katlandığını, ancak ne bütün yakınlarını buradan götürmek imkânı bulundu­ğunu ne de yüreğinin hepsini birden felâketin eline teslim etmeye da­yanma­dığını, ama sonunda bıçağın kemiğe dayandığını bütün yakınlarını terk etmek ve sevdiklerini belâya teslim etmek zorunda kaldığını, 618/1221 yılı başla­rında bir gece bazı yakınları ve dervişleriyle birlikte her türlü tehlikeyi göze alarak Hemedan’dan Erbil’exxii doğru hareket ettiklerini, bir süre sonra Mo­ğolla­rın Hemedan’a gelerek katliam yaptıklarını ve şehri yakıp yıktıkla­rını haber aldığını trajik bir üslupla anlatırxxiii.
Bu güç şartlar altında Hemedan’dan ayrılarak inançlarını yaşayabileceği ve yayabileceği huzurlu bir ortam arayışına giren Necmuddîn-i Râzî, kendi vatanından umudunu kesince “ehl-i sünnet ve cemaatın” yaşadığı, bidat ve taas­suptan uzak, emniyetin ve adaletin bulunduğu, geçimini temin edebile­ceği, din ve fazilet ehlinin kadrini bilen dindar bir padişah tarafından yöneti­len bir ülke bulmak amacında olduğunu, araştırmaları sonucunda bu zamanda sıfat­lara sahip tek ülkenin Anadolu diyarı olduğunu, hem halkının ehl-i sün­net mezhebinden hem de padişahının adaletli olduğunu işittiğini söyleyerek Sel­çuklu sultanlarından övgüyle söz ederxxiv ve henüz daha güvenli du­rumda bulu­nan Anadolu’ya doğru göç etmeye karar verir.
Büyük bir şans eseri, Malatya’da bulunduğu sırada, Abbasi halifesi en-Nâsır Li-dinillâh tarafından Selçuklu sultanı Alâuddîn Keykubâd (slt. 616-634/1219-1236)’ın tahta geçişini kutlamakla gö­revlendirilenxxv ve görevini ta­mamladıktan sonra 618/1221’de Bağdat’a dönüş yolunda bulunan Şeyh Şihâbuddîn Ömer-i Suhreverdîxxvi ile görüşme fırsatı elde eder ve Mirsâdu’l-İbâd’ın henüz tamamlanmamış bir müsvettesini Suhreverdî’ye sunarak oku­masını sağlar. Eseri beğenen Suhreverdî, onu Anadolu’da kal­maya ve bura­daki halkı irşat etmeye teşvik ederek Sultan’a hitaben onun hak­kında bir tav­siye mektubu yazarak kendisine verirxxvii. Hemedan’dan ayrılışın­dan yaklaşık altı ay sonra 618 Ramazan’ında (Ekim 1221) Diyar­bakır ve Malatya üzerin­den Kayseri’ye ulaşan Necmuddîn-i Razi, bir süre burada uz­lete çekilerek Mirsâdu’l-İbâd’ın kendi dervişlerinin isteği üzerine kaleme al­dığı ilk yazı­mını tamam­lar.
İki yıl sonra Sultan’ın huzu­runa çıkarak onun adına yeniden düzenlediği ve 1 Receb 620 (4 Şubat 1223) Pazar­tesi günüxxviii yazımını tamamladığı Mirsâdu’l-İbâd adlı eserini Sivas’ta kendi­sine takdim eder. Mevlânâ’nın ba­bası Bahâ-i Veled’i de himaye ederek Ana­dolu’ya yerleşmesini sağlayan Alâuddîn Keykubâd saltanatı boyunca ülkesini Moğol gailesinden uzak tut­mayı başarmış, Anadolu’ya dışarıdan göçüp gelen âlimlere ve edebî şahsi­yetlere daima kol kanat germiştir. İbn Bîbî’nin ifadele­rinden Sultan’ın Necmuddîn-i Râzî’ye de sıcak davrandığı, onu maddî ve manevî olarak taltif ettiği anlaşılmaktadırxxix.
Bununla birlikte, Necmuddîn-i Râzî, mutasavvıf şeyhlerin Selçuklu top­raklarında henüz son­raki dönemlerde olduğu kadar ilgi görmemesi yüzünden kitabını sultana takdim ettikten kısa bir süre sonra, çeşitli nedenlerle daha fazla orada dura­mamış, 621/1224’te Erzincan’a gitmiştir. Bu durumu Mermûzât-ı Esedî’de özetle şöyle anlatır: “Dindar dostlarımdan oluşan bir grupla birlikte 618/1221 yılında Diyarbakır yoluyla Anadolu’ya geldim. Üç yıl boyunca o topraklarda dolaştım durdum. Her şehirde bir süre kaldım... Buralarda din metaından başka her metaın rayiç olduğunu gördüm. Ehl-i yakin dışında her hilekâr ve müzevviri bu metaların alıcısı buldum. Şeriat ve tarikat erbabının pazarı kesat mı kesattı... Ama fitneciler, gıybet edenler ve gününü gün eden­ler kıymete biniyordu. Herkes değersiz, topraktan yapılmış boncukları alıyor, sedef incilere bakan olmuyordu... Bu diyardan iyice soğu­dum... Yine düşe kalka dostlarımla yola koyuldum... Kader bizi Erzincan’a attı. Ama oraya varınca, Erzincan halkını da öbürleri gibi buldum... Cehale­tin karanlığı içindeydiler... Ancak iyice bakınca, benzerini hiçbir yerde gör­mediğim ve işitmediğim bir padişah gördümxxx.”
Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Kayseri ve Sivas’ta aradığını bulama­yan Necmuddîn-i Râzî, Erzincan halkından da beklediği ilgiyi ve iltifatı gö­rememiş, son umudunu, bilginlere gösterdiği yakınlıkla tanınan Erzincan ha­kimi Alâuddîn Dâvûdşâh b. Fahruddîn Behrâmşâh’a (slt. 616-625) bağlamış, Mirsâdu’l-İbâd’ın bir özetini çıkararak Mermûzât-i Esedî der Mezmûrât-i Dâvûdî adıyla yeniden düzenleyerek kendisine takdim etmiştir.
Necmuddîn-i Râzî’nin 618/1221’de Anadoluya gelişinden, üç yıl sonra Erzincan’a gidişine dek geçen tarih dışında Anadolu’da ne kadar kaldığı ke­sin olarak belli değildir. Ancak Râzî’nin, Dâvûdşâh’ın Alâuddîn Keykubâd’a baş kaldırması yüzünden meydana gelen olaylar yüzünden Er­zincan’da tutu­namadığı ve Anadolu’dan tamamen ayrılarak yaklaşık 621/1224 yılında Bağ­dat’a gittiği anlaşılmaktadır.
Nesevî’nin Sîret-i Celâluddîn adlı eserinde bildirildiğine görexxxi, Necmuddîn-i Râzî, Bağdat’ta bulunduğu sı­rada, 622/1225 yılında Abbasi ha­lifesi Ez-Zâhir Bi-emrillâh’ın (slt. 622-623/1225-1226) saltanata ge­çişi sıra­sında Ruknuddîn-i Attâf adında bir elçiyle birlikte Tebriz’e Sultan Celâluddîn-i Harezmşah’ın yanına gider. Ruknuddîn elçi sıfatıyla Tebriz’de kalırken, Necmuddîn-i Râzî Harezmşah’ın elçisi Kadı Mucîruddîn ile birlikte Bağdat’a dönmüş, ancak Bağdat’a ulaştıkları sırada halife çoktan ölmüştür. Riyâhî’nin de belirttiği gibi sadece Nesevî’nin eserinde bulunan bu haberi doğrulayacak başka bir kaynak yoktur.
Câmî, Nefahâtu’l-Uns’de Necmuddîn-i Râzî’nin Mevlânâ Celâluddîn ve Sadruddîn-i Konevî ile görüştüğünden bahsederek kısa bir hi­kâye anlatırxxxii. An­cak aralarında yaş farkı bulunan bu üç büyük sufi ara­sında böyle bir gö­rüşmenin -özellikle Anadolu topraklarında gerçekleşip gerçek­leşmediği ko­nusunda- Câmî’nin sözlerini teyit eden başka bir kaynak bulun­mamaktadır.
Hayatının geri kalan kısmını (622-654/1225-1256 yılları arasını) Bağ­dat’ta geçiren Necmuddîn-i Râzî, Menârâtu’s-Sâ’irîn ve Bahru’l-Hakâ’ik gibi sonraki eserlerini yaşadığı muhite uygun olarak Arapça yazmıştır. 654/1256 yılında Bağdat’ta vefat eden müellifxxxiii, Bağdat şehrinin dışında bulu­nan Şûnîziyye Mezarlığında Seriyy-i Sakatî ve Şeyh Cuneyd-i Bağdâdî gibi ünlü mutasav­vıfların kabirlerine yakın bir yere defnedilmiştirxxxiv.
Eserleri:
1. Risâle-yi Işk u Akl:
Mi’yâru’s-Sıdk fî Mısdâku’l-Işkxxxv, Kemâl-i Işk u Kemâl-i Akl, Risâle-yi Akl u Işk ve Risâle-yi Işk u Akl gibi farklı isimlerle bilinen bu risale yazarın yakın dostla­rından birisinin “Aklın ve aşkın kemalinin şerhi nedir; bu ikisi arasında bir çelişki ve aykırılık var mıdır?” şeklinde sorduğu bir soru üzerine nazım nesir karışık bir üslupla kaleme alınmış ve yazar eserinde çoğu kendi­sine ait pek çok şiir kullanmıştır. Bu risale Takî-yi Tafazzulî tarafından üç yazma nüshası karşılaştırılmak suretiyle Ri­sale-yi Işk u Akl (Tahran 1345/1966) adıyla Muctebâ Minovî’nin kıymetli açıklamalarını içeren bir Mukaddime ile birlikte neşredilmiştir.
2. Risâletu’t-Tuyûr:
Risâletu’t-Tayr adıyla da bilinen bu risale, Necmuddîn-i Râzî’nin yakla­şık 590/1193 yılında telif ettiği ve gençlik döneminde kaleme aldığı ilk eser­lerdendir. Bilinen yegâne nüshası İstanbul Köprülü Kütüphanesi nr. 1589/11’de ka­yıtlı bir mecmua içinde 232a-235b varakları arasında bulun­maktadır. 8./14. yüzyılda istinsah edilmiştirxxxvi. Muhammed Emîn-i Riyâhî tara­fından (Tahran 1361/1982) neşredilen Risâletu’t-Tuyûrxxxvii, Fars nesrinin gü­zel örnekle­rinden sayılan, sanatlı üslûpla yazılmış küçük bir sembolik ri­saledir. Bu risale, İbn Sînâ’nın Risâletu’t-Tayr’ı, Ahmed-i Gazzâlî’nin Risâletu’t-Tuyûr’u ve Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı gibi temsilî (alegorik) bir dille yazılmış olmakla birlikte, söz ko­nusu üç eser irfanî ve felsefî bir konuya sahip olduğu halde, Râzî’nin Risâletu’t-Tuyûr’u 6./12. yüzyılın sonlarında yazarın doğum yeri olan Rey şehrinde yaşanan zulmü dile getirmek üzere ya­zılmıştır.
3. Mirsâdu’l-İbâd mine’l-Mebde ile’l-Me’âd
Müellif, ilk taslaklarını daha Anadolu’ya göç etmeden önce hazırladığı anlaşılan kitabının, dervişleri­nin isteği üzerine yazdığı birinci yazımını te­lif etmeye Ramazan 618 (Ekim 1221)’de Kayseri’de başlamış, ikinci yazımını 1 Receb 620 (31 Haziran 1223) Pazar­tesi günü Sivas’ta bitirmişxxxviii ve Selçuklu sultanı Alâuddîn Keykubad’a takdim etmiştir. Eseri­nin konusu, giriş kıs­mında kendisinin de belirttiği gibi “Din yolunun, kesin bilgi (yakin) âlemine ulaşmanın, insan nefsinin terbiyesi­nin ve Rabbânî sıfatların bilinmesinin be­yanıdırxxxix.” Mirsâdu’l-İbâd, kırk “Fa­sıl”dan oluşan beş ana “Bâb” (bölüm) üze­rine bina edilmiştir. Birinci bölüm “Dibaçe”, ikinci bölüm “Varlıkların kökeni”, üçüncü bölüm “hal­kın (dünyevî) hayatı”, dördüncü bölüm “sa’id ve şakî nefislerin me’âdı”, be­şinci bölüm “çeşitli taifelerin sülûkü” üzerinedir. Müellifin, her faslın başında yer verdiği ayet ve hadislerle tasavvufî konuları bütünüyle Kuran’a ve sünnete dayan­dırmaya çalışması eserine benzerleri ara­sında ayrıcalıklı bir yer kazandırmış­tır. Eserin dünyanın çeşitli kütüphanele­rinde çok sayıda yazma nüshasının bulunmasıxl çok okunan ve çok aranan bir kitap olduğunun göstergesidir.
Mirsâdu’l-İbâd ilk defa Necîbuddevle lâkabıyla tanınan Abdulgaffâr ta­rafından (Tahran h. 1312/1894 ) Nasîruddîn-i Tûsî’nin Risâle-yi Âgâz ve En­câm’ı ile birlikte taşbaskısı olarak, ikinci defa Seyyid Huseyn-i Tahrânî (Hüseynu’l-Huseynî en-Ni’metullâhî) tarafından (Tahran 1312/1933; 2. bs. 1337/1958) haşiyesiz ve açıklamasız olarak kurşun harflerlexli, üçüncü defa Muhammed Emîn-i Riyâhî tarafından (Tahran 1352/1973, 3. bs. 1366/1987) sekiz yazma nüshası esas alınarak yeniden tas­hih edilmek suretiyle; bir kez de (Tahran h. 1301/1884) yine taşbaskısı olarak Telhîsu Mirsâdi’l-İbâd fî Keşf Sırri’l-İcâd adıyla hülasa edilerek basılmış, ancak naşir, kitabın Necmuddîn-i Kübrâ’ya ait olduğunu zannederek onun hayatı hakkında eserin başına bir de mukaddime yazmıştırxlii.
Riyâhî’nin bildirdiğine göre Muhammed Ca’fer-i Kebûderâhengî (ö. 1238/1859) adında bir şahıs, Mirsâdu’l-İbâd’ın birinci ve ikinci bölümlerine çeşitli fasıllar ekleyerek Merâhilu’s-Sâlikîn adıyla kendine mal etmiş, bu ki­tap Ziyâuddîn-i Necefî tarafından intihal meselesine değinilmeksizin 1320/1941’de Tahran’da basılmıştırxliii.
Kâsım b. Mahmûd-i Karahisarî tarafından Sultan Murat II. (slt. 824-848/1421-1444) adına İrşâdü’l-Mürîd ile’l-Murâd fî Tercemeti Mirsâdi’l-İbâd adıyla 825/1422’de Türkçeye çevrilmişxliv, Şeyhoğlu Mustafa (XIV. yy.) da Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ adlı eserini 803/1401’de Mirsâdu’l-İbâd’ın son bölümünü esas alarak dönemin devlet adamlarından Paşa Ağa b. Hoca Paşa adına yaz­mıştırxlv.
Türkiye’de Mirsâdu’l-İbâd’ın, Anadolu Selçukluları tarihi hakkında kullanılabilecek önemli bir kaynak olduğuna 1943’te kaleme aldığı geniş bir makalesinde ilk kez dikkati çeken M. Fuad Köprülü olmuştur. Köprülü, “Lâ­kin, XIII. asrın ilk yarısında Anadolu’nun ruhî ve ictimaî vaziyetine ait en kıymetli bir kaynak olarak Necmeddin Râzî’nin 620’de Sivas’ta tamamlayıp Alaeddin Keykobad I.’e takdim ettiği Mirsad al-İbad adlı eserini gösterebili­riz. İlim âlemince eskiden beri malûm olan, hatta XIV. ve XV. asırlarda Ana­dolu’da Türkçeye de tercüme edilen bu meşhur eserden, bugüne kadar hiçbir tarihçinin istifade etmemiş olması hayretle karşılanacak bir şeydirxlvi.” diye­rek Mirsâdu’l-İbâd ve benzeri eserlerden yalnızca bir edebî metin olarak de­ğil, aynı zamanda önemli birer tarih kitabı olarak istifade edilmesinin zorun­luluğu üzerinde durmuştur. Bu makalenin yayımından iki yıl sonra Ahmet Ateş, 12./14. yüzyıllarda Anadolu’da yazılmış Farsça eserleri tanıtmak üzere kaleme aldığı makalesinde Mirsâdu’l-İbâd’ın Türkiye kütüphanelerinde bu­lunan nüshalarının yerlerini bildirmiştirxlvii. Anadolu Selçukluları dönemi hak­kında önemli tarihî, dinî, edebî ve toplumsal bilgiler içeren bu değerli eserin Türkçeye kazandırılmasında büyük yarar vardır.
4. Mermûzât-i Esedî der Mezmûrât-i Dâvûdî:
Mirsâdu’l-İbâd’ın özeti mahiyetinde olan bu küçük eser, Anadolu Sel­çuklula­rına tâbi olan Mengücükoğullarından Erzincan hakimi Alâuddîn Dâvûdşâh b. Fahruddîn Behrâmşâh adına yazılmış, müellif eserine verdiği isimde, aynı zamanda adı geçen padişaha da gönderme yapmıştır. Bilindiği üzere Mengücükoğulları Anadolu’da Fars dili ve edebiyatını himaye etmişler, nitekim Nizâmî-yi Gencevî de, Mahzenu’l-Esrâr adlı mesnevisini Behrâmşâh’a (slt. 1168-1225) ithaf etmiştirxlviii.
“Der Beyân-i Makâmât-i Ma’rifet, Der Beyân-i Şerh-i Sulûk, Der Sulûk-i Mulûk, Der Âyin-i Cihândârî, Der Nasihat ve Mevâ’iz-i Mulûk, Der Tevârîh-i Mulûk ez Ahd-i Âdem, Der Va’îd-i Zâlim, Der Hikmet-i Hukemâ, Der Emârât-i Kıyâmet” başlıklı “Mermûz” adı verilmiş bölümlerden oluşan eser 621/1224 yılında, yani Mirsâdu’l-İbâd’ın teli­finden bir yıl sonra ya­zıl­mıştır. 735 yılında istinsah edilmiş olan ve yegane nüshası Süleymaniye Kü­tüphanesi Esad Efendi Kitaplığı nr. 1704’te kayıtlı bulunan Mermûzât-i Esedîxlix Muhammed Şefî’î-yi Kedkenî tarafından (Tahran 1345/1966) neşredil­miştir.
5. Risâletu’l-Âşık ile’l-Ma’şûk:
Şeyh Ebu’l-Hasan-i Harakânî (ö. 425/1033)’nin “Sufi mahluk değildir” şeklindeki şathiyesinin açık­laması üzerine yazılmış Arapça kısa bir risaledir. Minovî, bu risalenin, ikisi Türkiye’de (Cârullah Efendi nr. 2114, Murâd-ı Buhârî nr. 318) biri İran’da (Tahran Üniversitesi) olmak üzere üç yazma nüs­hasının bulunduğunu bildirmektedirl. Minovî’nin 2114 numarada kayıtlı ola­rak gösterdiği nüsha, “Şerhu Kavli’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Harakânî” adıyla Süleymaniye Kütüphanesi Cârullah Efendi nr. 2061’de (vr. 151b-154a) bu­lunmaktadırli.
6. Bahru’l-Hakâ’ik ve’l-Me’ânî fî Tefsîri’s-Seb’i’l-Mesânî:
Necmuddîn-i Râzî’nin Bağdat’ta yaşadığı sırada kaleme aldığı Arapça eserlerden olan ve Bahru’l-Hakâ’ik adıyla meşhur olan bu Kuran tefsiri, Keşfu’z-Zunûn’da Bahru’l-Hakâ’ik ve’l-Me’ânî fî Tefsîri’s-Seb’i’l-Mesânî adıyla kayıtlıdırlii. Ahmed-i Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn’de, Ârif Çelebi (ö. 719) ile Tebriz’de bulundukları sırada yaşadıkları bir olayı naklederken adını vermeksizin bu tefsirden söz etmiştir: “[Mevlânâ Şihâbeddin] Kur’an hak­kında incelemeler yapanların sermayesi olan şeyh Necmeddin-i Dâye’nin tef­sirinin bir nüsha­sını [Arif] Çelebi’ye hediye etti, hadden aşırı hizmetlerde bulundu. Çelebi de bu tefsiri vaizlerin sultanı Kastamonulu Alâeddin’e verdi. O za­mana kadar o tefsirin nüshası Rum ülkesinde yoktu. O sultanın bereke­tiyle bu memleketlerde ya­yıldıliii.” Edward G. Browne bu eserin 620/1223’de Sivas’ta yazılmış olduğunu kaydetmişseliv de Mirsâdu’l-İbâd ile bu kitabın te­lif tarihlerini birbirine karıştırdığı açıkça ortadadır. Çünkü Bahru’l-Hakâ’ik Râzî’nin muahhar eserlerinden olup Anadolu’da değil Bağdat’ta yazılmıştır. Riyâhî ve Minovî, kaynaklarda Bahru’l-Hakâ’ik, Aynu’l-Hayât ve et-Te’vîlâtu’n-Necmiyyelv adlarıyla geçen bu tefsirin Necmuddîn-i Râzî’ye aidi­yeti konu­sunda kuşkuya düşmüş, bunların aynı eserler mi yoksa ayrı eserler mi olduk­larını tespit edememişlerdirlvi. Ancak yeni araştırmalar üç farklı adla zikredilen bu eserin tek bir kitap olduğunu ve Necmuddîn-i Râzî’ye ait oldu­ğunu kesin olarak ortaya koymuşturlvii. Müellif büyük bir Kuran tefsiri yaz­mayı planlamış, ancak tefsirini 51. sure olan Zâriyât suresinin on sekizinci âyetine kadar tamamlayabilmiş; Alâuddevle-yi Simnânî, Râzî’nin tefsirine onun bıraktığı yerden devam ederek tek ciltlik bir zeyil yazmış ve eserine Necmu’l-Kırân fî Te’vîlâti’l-Kur’ân adını vermiştir.
7. Menârâtu’s-Sâ’irîn ilâllâh ve Makâmâtu’t-Tâ’irîn billâh:
Âriflerin makamları ve kerametleri hakkında yazılan bu Arapça eser, Mirsâdu’l-İbâd’da dile getirilen konuların küçük değişikliklerle yeniden dü­zenlenmiş şeklinden ibarettir. Necmuddîn-i Râzî, kitabının mukaddime­sinde bu eseri Mirsâdu’l-İbâd’dan yaklaşık otuz küsür yıl sonra telif ettiğini bildir­diğine göre 654/1256’da yani ölümüne yakın bir sırada telif edilmiş olmalı­dır. Bir Fatiha, on Bab ve bir Hatime’den oluşmaktadır. Türkiye kütüphanele­rinde dört nüshası bulunmaktadırlviii.
Necmuddîn-i Râzî’nin yukarıda adları zikredilenlerden başka, otuz üç fıkhî sorudan ve onların cevaplarından oluşan Farsça Sirâcu’l-Kulûb ve Hasretu’l-Mulûk ve Tuhfetu’l-Habîblix adlı iki risalesi daha vardır. Âteşkedelx, Reyhânetu’l-Edeblxi ve Kâmûsu’l-A’lâm’dalxii müellifin Bahru’l-Hakâ’ik’tan başka Keşfu’l-Hakâ’ik ve Şerhi’d-Dakâ’ik adlı bir eserinin daha olduğu bildirilmekteyse de Necmuddîn-i Râzî’nin bu isimde bir eseri yok­tur. Bu yanlışlık muhtemelen, Nefahâtu’l-Uns’te, Câmî’nin müellif hakkında söyle­diği “Hakikatleri keşfetmede (keşf-i hakâyık) ve incelikleri açıklamada (şerh-i dakâyık) son derece güç ve kudret sahibiydi.” şeklindeki cümlesindelxiii ge­çen ve burada asılları parantez içinde gösterilen ibarelerin kitap adı zanne­dilmesinden kaynaklanmaktadır. Adı geçen bu eserler dışında, Munzevî’nin Fihristi’nde Kahire’de bulun­duğu bildirilen ancak Türkçe eserler arasında gösterilen Etvâr-i Seb’alxiv adındaki üç varaklık risalenin Necmuddîn-i Râzî’ye aidiyeti meçhuldür.
Necmuddîn-i Râzî, bütün eserlerini nesirle yazmış, ancak dönemin tea­müllerine uyarak zaman zaman şiirden de yararlanmış, şiirlerinde “Necm” veya “Necm-i Râzî” mahlasını kullanmıştır. Ondan önce yazarlar genellikle eserlerine başka şairlerin şiirlerini aldıkları halde, Necmuddîn-i Râzî kendi şiirlerini de kullanarak bu alanda kendisinden sonra gelen yazarlara öncülük etmiştir. Riyâhî’nin tespitine göre rubai, kaside, mesnevi, kıt’a ve gazel kalı­bında toplam 250 beyit şiiri vardır.
Muhammed Takî-yi Bahâr, onun şiirinin Senâyî tarzında olduğunu, se­lefleri­ninki kadar sağlam olmamakla birlikte Fars şiirinin incelikleri konu­sunda usta olduğunu belirtmişlxv, ancak Riyâhî yerinde bir tespitle bu şiirlerin mensur eserle­rinin payesine erişmeyeceğini, ancak bir münasebet üzerine söylenmiş sıradan nazım parçaları sayılabileceğini belirtmiştirlxvi.
Gençlik dönemi eserlerinden olan Risâletu’t-Tuyûr’u sanatlı bir nesirle (nesr-i fennî), Risâle-yi Işk u Akl’ı sade bir nesirle (nesr-i mürsel) kaleme alan müellif, Farsça tasavvufî metinle­rin en önemlilerinden birisi olan Mirsâdu’l-İbâd’ı, geniş bir okuyucu kitlesini de dikkate alarak sade nesirle sanatlı nesir arasında ortalama bir nesirle (nesr-i beynâbeyn) yazmış; kendine özgü kavramları ve terimleri olan tasavvufî ko­nuları anlatırken sembolik ifa­delerden kaçınarak anlaşılır olmayı ön planda tutmuş, ancak dönemin üslûp ve yazım anlayışlarına uyarak eserini çeşitli edebî sanatlarla süslemekten ve artistik nesirden de uzak kalamamıştır. Bununla birlikte kullanı­lan dil ve içe­rik bakımından da benzeri eserlerden zengin olan Mirsâdu’l-İbâd, ne­sir dili­nin sağlamlığı ve akıcı üslûbuyla Fars dilinin klâsikleri ara­sında önemli bir yere sahiptir. Safâ, Necmuddîn-i Râzî’nin, tasavvufî ko­nu­larda sahip olduğu yüksek makama ek olarak özellikle Mirsâdu’l-İbâd ve Risâletu’t-Tayr’da, edibane üslubuyla edebî sanatların hakkıyla üstesinden ge­len gerçek bir yazar ve münşi olduğunu vurgulamışlxvii, Riyâhî de Mirsâdu’l-İbâd’ı Fars dili ve ede­bi­yatının şaheserlerinden birisi olarak nite­lemiştirlxviii.
Sonuç olarak denilebilir ki tasavvuf tarihinin ve edebiyatının önemli temsilcilerinden birisi olan Necmuddîn-i Râzî’nin, henüz yazma halinde bu­lunan ve Türkiye kütüphanelerinde de mevcut olan risalelerinin ve kitapları­nın yayımlanması ya da çevrilerek dilimize kazandırılması bilim dünyasına büyük bir hizmet olacaktır.

Konular